AVRUPA İNSAN HAKLARI ve TÜRK SOSYAL YAPISINDA AİLENİN KUTSALLIĞI

Avrupa köle kültürlü toplumdur, köle sosyal uygulamalarını kendi ülkeleri içinde 1980 de terk etmiş fakat bu uygulamaları sistemli bir şekilde uygulamaya devam etmektedir.
Avrupa’nın köle kültürü halen devam etmektedir, Avrupa yaşamak için kendi ülkeleri dışında zayıf gördüğü ülke ve toplumları kendine köle kabul etmektedir, ucuz işçilik üretim maliyetleri için gereklidir, bununda en önemli kaynağı fakir ve zayıf toplumlardır. Avrupa dünyanın her yerinde kendisine kaynak olacak varlıkları elinde bulundurmak için savaşmaktadır, bu savaşlarda adalet aranmaz, bu savaşlar sadece menfaat savaşlarıdır.

European Convention on Human Rights-Avrupa insan hakları sözleşmesi
3 Eylül 1953 te etkili hale gelmiştir, 47 Avrupa Konseyi üye devleti karara imza atmıştır. 4. madde köleliği , kulluğu ve zorla çalıştırmayı yasaklar, ancak aşağıdaki durumlarda çalışmayı muaf tutar:
– Hapis cezasının normal bir parçası olarak yapılır.
– Zorunlu askerlik hizmeti veya alternatif olarak vicdani retçiler tarafından yapılan işler!
– Olağanüstü hal sırasında yapılması gerekenler…..!
– Kişinin normal “vatandaşlık yükümlülüklerinin” bir parçası olarak kabul edilir!!.
https://en.wikipedia.org/wiki/European_Convention_on_Human_Rights
https://en.wikipedia.org/wiki/Venice_Commission

 

Avrupa insan hakları sözleşmesi kurallarını açarak inceliyelim:
– “Hapis cezası”nın normal bir parçası olarak yapılır.
Bu kural birçok ülkede tarihler boyu uygulanmıştır.
– “Zorunlu askerlik hizmeti” veya “alternatif olarak vicdani retçiler” tarafından yapılan işler!
Zorunlu askerlik neredeyse her ülkenin vatandaşlık görevidir, özellikle Türk kültüründe kutsaldır, fakat “vicdani retçiler” tanımlanamayan soru işaretidir.
– “Olağanüstü hal” sırasında yapılması gerekenler…..!
Bu kurallar her ülkede uygulanır.
– Kişinin normal “vatandaşlık yükümlülüklerinin” bir parçası olarak kabul edilir!!.
Bu kural da tanımlanamış bir kuraldır.
Görüldüğü üzere tanımlarında bir çok anlaşılmayan ifadeler kullanılmıştır, bu da yasanın aslında çürük yasa olduğunun belirtecidir.
Avrupa’da refah bir sosyal yaşam görünse de aile sosyal yaşamı ellerinden alımış ve bağsız, bireysel güce sahip bir toplum oluşturulmuştur.

Avrupa insan hakları sözleşmesi, kültürü kölelik olan Avrupa toplumunda oldukça refah bir yaşam oluşturmuştur, bu durum güçlü olan Avrupalıların güçsüz ülkelere yönelmesini oluşturmuştur, Güçlü Avrupalı üreticiler bazen güçsüz ülkelerden insan gücü göçü oluşturmuş, bazen güçsüz ülkelerde üretimler yapmışar, bazen de güçsüz ülkelerin doğal varlıklarını zorbaca ve siyasi kapanlar ile ellerine almışlardır.

Avrupa insan hakları sözleşmesi Avrupa’ya sosyal bir refah getirmiş görünse de aile yaşamının çürük olması nedeniyle çoğu zaman insanlar çaresizdir, sosyal toplumun paylaşma ve dayanışma kültürü yok edilmiştir.
İnsanın geçek kazancı; huzurlu aile birliği, ülke birliği ihtiyacı insanın en temel ihtiyacıdır, Avrupa insan hakları bu birlikteliği koruma altına almaz red eder, bunun sebebi güçsüz bir halk oluşturup sömürge sistemini fark ettirmeden uygulamaktır.
.
.

TÜRK SOSYAL YAPISINDA AİLENİN KUTSALLIĞI

TÖRE
Türk sosyal yapısının kurallarına TÖRE denir
Türk aile yapısındaki törenin kurallarında aile kutsaldır ve toplum tarafından koruma altına alınmıştır.
Aile sosyal hayatın temelidir, ailenin dağılması sosyal bir yaradır, dağılmış aile toplumlarında birlik ve dirlik sağlanamaz.

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜKLERDE AİLEYİ KORUMA TÖRESİ
İslam seyyah İbni Fadlan seyahatnamesinde Türklerin aile koruma kurallarını şöyle yazmıştır; “Zina diye bir şey bilmezler. Birinde böyle bir şey görürlerse onu iki parçaya bölerler. Ağaçların dallarını bir yere getirip failin ellerini-ayaklarını ağaca bağlarlar, sonra o dalları serbest bırakırlar, adam ikiye ayrılır.”
İBNİ FADLAN SEYAHATNAMESİ Türk Ülkelerine Giriş: 2 Zilkade 309/4 Mart 922

……………………………………………….

Türkler İslamiyet ile birlikte Arap törelerini kutsal töre gibi sosyal yaşamlarında uygulamaya başlamışlardır, Türklerde kadın ve erkek eşit yaşam haklarına sahip olmasına rağmen Arapların sadece erkek yönetimli sosyal yapılarını kullanmaya başlamışlardır, bu kura llar Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu ile çok önemli değişimler oluşturmuştur, kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren yasalar oluşturulmuştur, buna rağmen bu geçişlerde yavaş ilerleme kaydedilmiştir, bunun nedeni sosyal yapının yeni kuralları sindirme zamanıdır.
Türkiye Cumhuriyetinde 1.3.1926 tarihinde hazırlanan zina-kusurlu aile yaşamı kanununda erkeklere ceza verilmez iken kadınlara ceza hükmü koyulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti devleti kurucusu Mustafa kemal Türk sosyal yapısı ve aile koruma kurallarını sıkı bir şekilde denetlenmesi için kanunlar oluşturmuştur.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ 1.3.1926-23.9.1996 DÖNEMİ ZİNA YASALARI

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı : 1996/15 Karar Sayısı : 1996/34 Karar Günü : 23.9.1996
R.G. Tarih-Sayı :27.12.1996-22860

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Şabanözü Asliye Ceza Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU : 1.3.1926 günlü, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 441. maddesinin, Anayasa’nın 10. maddesine aykırılığı savıyla iptali istemidir.

I- OLAY Zina Suçu sanıklarının Türk Ceza Kanunu’nun 441. ve 442. maddeleri uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmaları için açılan kamu davasına bakan Mahkeme, savcılığın Anayasa’ya aykırılık savının ciddî olduğu kanısına vararak TCK’nun 441. maddesinin iptali istemiyle Anayasa
Mahkemesi’ne başvurmuştur.

Zina suçu, Türk Ceza Yasası’nın 440-444 maddelerinde düzenlenmiştir. Konusunu evlilik dışı cinsel ilişkinin oluşturduğu zina, öğretide de kabul edildiği gibi, evlilik bağının eşlere yüklediği cinsel bağlılığın ihlâli olarak tanımlanabilir.
Türk Ceza Yasası’nda karının zinası 440., erkeğin zinası da 441. maddede düzenlenmiştir. Karının ve kocanın zinası ile ilgili kuralların bütünlük oluşturması nedeniyle kocanın zinasına ilişkin itiraz konusu 441. madde incelenirken karının zinasının düzenlendiği 440. maddenin de gözönünde bulundurulması gerekir. 440. maddeye göre, zina eden karı cezalandırılmakta, karının evli olduğunu bilerek bu eyleme ortak olan kimse hakkında da aynı ceza hükmolunmaktadır.
Kocanın zinasına ilişkin itiraz konusu 441. maddede ise, “Karısı ile birlikte ikamet etmekte olduğu evde yahut herkesce bilinecek surette başka yerde karı koca gibi geçinmek için başkası ile evli olmayan bir kadını tutmakta olan koca …”ya, zina eden karıya verilen cezanın
hükmolunacağı belirtilmektedir.
Bu düzenleniş biçimi, karı ile kocanın zina suçlarının aynı koşullara bağlı tutulmadığını göstermektedir. Gerçekten, 440. maddede sadece “zina eden karı”dan 441. maddede ise “karı koca gibi geçinmek için başkası ile evli olmayan bir kadını tutmakta olan koca”dan söz edilmektedir. Ayrıca koca yönünden suçun oluşması için onun, başkası ile evli olmayan kadınla “karısı ile ikamet ettiği evde veya herkeçe bilinecek surette başka yerde” karı-koca gibi geçinmesi de gerekmektedir. İki madde arasındaki bir başka fark da, kocanın zinasında suçun oluşması için kadının evli olmaması koşulu aranırken, karının eyleminin zina sayılması için buna gerek duyulmamasıdır. Böylece karının zinasında erkeğin evli olup olmaması suçun Esas Sayısı : 1996/15 Karar Sayısı : 1996/34 3 oluşumuna etkili olmadığı halde, kocanın zinasında kadının evli olması, eylemi 440. madde kapsamından çıkarmaktadır.

440. ve 441. maddenin ikinci fıkralarında karının ya da kocanın evli olduğunu bilerek bu eylemde ortak olan erkek ve kadına aynı cezanın verileceği belirtilerek zina eylemine ortak olanlar yönünden karının zinası ile kocanın zinası arasında bir ayırım yapılmamıştır.

B- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu Mahkeme başvuru kararında, kocanın zina eyleminin suç sayıldığı ve yaptırıma bağlandığı Türk Ceza Yasası’nın 441. maddesi ile ilgili olarak özetle, aile düzeninin Türk Medeni Kanunu’nda, ceza uygulamasında ve sosyal yaşamda kadın ve erkek yönünden aynı ölçüde korunmaya değer olduğunu; evlilik birliğine sadakat yükümlülüğünde kadın ve erkek arasında fark bulunmadığını; buna karşılık zina ile ilgili Türk Ceza Yasası uygulamasında kocanın, suç öğelerinin oluşmasında korunan taraf olması nedeniyle karıya göre ayrıcalıklı durumda bulunduğunu, bunun da Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesine aykırı düştüğünü ileri sürmüştür.

Anayasa’nın 10. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin, Kanun önünde eşittir” denilmiş, ikinci fıkrasında bu ilkenin doğal sonucu olarak “Hiçbir kişiye, aileye,
zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” açıklığı getirilmiştir.

Madde gerekçesine göre “… insanın insan olması dolayısıyla doğuştan bir değeri ve haysiyeti vardır. Bu onun tabiî bir hakkıdır. Bu hak dolayısıyla herhangi bir niteliğe veya ölçüye dayanılarak insanlar arasında ayırım yapılamaz. İnsanlar arasında kanunların uygulanması
açısından da hiçbir fark gözetilemez. İnsanlar arasındaki eşitliğin temellerinden birini de böylece kanunlar önünde eşitlik ilkesi sağlar.”

Anayasa Mahkemesi kararlarıyla soyut bir ilke olmaktan çıkarılıp, somut bir ölçü norm olarak yaşama geçirilen eşitlik ilkesi, öğretide ve idealde yarınlarda gözetilecek bir kavram değil, anayasal bağlamda her durumda dayanılacak hukuksal bir olgudur.

Eşitlik ilkesi, aynı konumda bulunan kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit haklara sahip olmasını gerektirir. Kişinin cinsiyeti nedeniyle karşı cinse göre ayrıcalıklı duruma getirilmesi bu ilkeye aykırı düşer. Cinsiyet, yasa önünde eşitliği engelleyen bir neden olamaz.
Ancak cinsiyete dayalı ayırımlarda, bunun, kadınları korumak mı yoksa erkeklere ayrıcalık tanımak amacıyla mı yapıldığı önemlidir.
Çünkü, ilk durumda objektif olarak yaratılış ve işlevsel özelliklerin gerektirdiği bir ayırım, ikincisinde ise öbür koşullar aynı olmasına karşın sadece cinsiyetin neden olduğu bir ayrıcalık söz konusudur.
Eşitlik, bireyler arasındaki farklılıkların gözardı edilerek herkesin her bakımdan aynı kurallara bağlı tutulması anlamında ele alınamaz.
Kimi kişilerin başka kurallara bağlı tutulmalarında haklı nedenler varsa, yasa önünde eşitlik ilkesine aykırılıktan söz edilemez.
Bu nedenle, yaradılış ve işlevsel özelliklerin zorunlu kıldığı ayırımlar haklı bir nedene dayandıkları için eşitliği bozmadıkları halde cinsiyetten başka bir nedene dayanmayan ayırımlar eşitlik ilkesine açık bir aykırılık oluştururlar.

Cinsiyete dayanan ayırımlar taraf olduğumuz , insan haklarına ilişkin uluslararası belgelerde de reddedilmektedir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin “Başlangıç” kısmında “Birleşmiş Milletler Halklarının, Birleşmiş Milletler Antlaşmasında temel insan haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkeklerle kadınların hak eşitliğine olan inancını yeniden Esas Sayısı : 1996/15 Karar Sayısı : 1996/34 4 belirttikleri” açıklanmakta, 2. maddesinde “Herkes; ırk, renk, cinsiyet … gibi herhangi bir ayırım gözetilmeksizin bu Bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir” denildikten sonra 7. maddesinde, “Herkes yasa önünde eşittir ve ayırım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, bu Bildirgeye aykırı herhangi bir ayırımcılığa ve ayırımcılık kışkırtıcılığına karşı eşit korunma hakkına sahiptir.” hükmü getirilmektedir. 16. maddede ise yetişkin erkeklerle kadınların evlenirken, evlilik sırasında ve evliliğin bozulmasına ilişkin
haklarının eşit olduğu vurgulanmaktadır.

“İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi”nin “Başlangıç” kısmında : İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne gönderme yapılarak, bu Bildirge’deki hakların evrensel ve etkin olarak tanınması ve gözetilmesinin güvence altına alınması amacından söz edilmekte, 14. maddesinde de “Bu
sözleşmede öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden yararlanma; cinsiyet, ırk, renk, dil, din … ayrımı gözetilmeksizin herkes için sağlanır” denilmektedir.

“Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin ilkelerin genel hatlarıyla belirlendiği ilk bölümünde Birleşmiş Milletler Yasası ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin temel hak ve özgürlükler ile bunların cinsiyete dayalı olanlar dahil hiçbir ayırıma bağlı tutulmaksızın kullanılmasını öngören hükümlerine göndermede bulunulduktan sonra erkeklerle kadınlar arasında tam bir eşitliğin gerçekleşmesi için kadınlarla erkeklerin toplumdaki geleneksel rollerinde bir değişiklik ihtiyacı bulunduğuna işaret edilerek Kadınlara Karşı Ayırımcılığın Ortadan Kaldırılması Beyannamesinde yer alan ilkeleri uygulamak ve bu amaçla bu tür ayırımcılığın her şekil ve belirtisinin ortadan kaldırılması için gerekli önlemleri
almak konusundaki kararlılık dile getirilmektedir. Sözleşmenin 1. maddesine göre, kadınların, medeni durumlarına bakılmaksızın ve kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni veya diğer sahalardaki insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayırım, yoksunluk veya kısıtlama “kadınlara karşı ayırım” anlamına gelmektedir.
Kadınlara karşı her türlü ayırımın kınandığı, tüm uygun yollardan yararlanarak ve gecikmeksizin kadınlara karşı ayırımı ortadan kaldırıcı bir politika izlemenin kabul edildiği 2. maddenin (a) bendinde “Kadın ile erkek eşitliği ilkesini kendi ulusal anayasalarına ve diğer ilgili yasalara, henüz girmemişse dahil etmeyi ve yasalar ile ve diğer uygun yollarla bu ilkenin uygulanmasını sağlamayı”, (f) bendinde “Kadınlara karşı ayırımcılık teşkil eden mevcut yasa, yönetmelik, adet ve uygulamaları, tadil veya feshetmek için yasal düzenlemeler de dahil gerekli bütün uygun önlemleri almayı”, (g) bendinde de : “Kadınlara karşı ayırımcılık teşkil eden bütün ulusal cezai hükümleri ilga etmeyi” Taraf Devletlerin taahhüt ettikleri açıklanmaktadır. Taraf Devletler 5. maddenin (a) bendine göre, “Her iki cinsten birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı ön yargıların, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmek” hususunda bütün uygun önlemleri alacaklardır.
Taraf Devletler, 15. maddenin (a) bendine göre, “kadınlara, kanun önünde erkeklerle eşit haklar tanıyacaklar”dır. Kadınlara karşı evlilik ve aile ilişkileri konusunda ayırımı önlemek için gerekli bütün önlemlerin alınacağının belirtildiği 16. maddede kadınlara sağlanacak haklar arasında (c) bendinde “Evlilik süresince ve evliliğin son bulmasında aynı hak ve sorumluluklar”dan söz edilmektedir.

Anayasa’ya uygunluk denetiminde dayanılmamakla birlikte değerlendirmede gözetilen uluslararası belgelerin, cinsiyete dayalı ayırımı ya da eşitsizliği reddeden bu hükümleri ile Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddesi arasında özde bir farklılık bulunmamaktadır. Ulusların ortak insanlık ideallerini yansıtan bu belgelerde, hak ve özgürlüklerden yararlanmada ortak çıkış noktasını “eşitlik” ilkesi oluşturmaktadır.
Uluslararası Esas Sayısı : 1996/15 Karar Sayısı : 1996/34 5 metinlerde temel bir ilke olarak yerini koruyan “eşitlik”in zaman içinde insana verilen değerin artmasına bağlı olarak hak ve özgürlükler listesinin genişlemesiyle soyuttan somuta indirgenerek bir çok alanda düzenlemelerin kaynağını oluşturduğu görülmektedir. Çağdaş hukuk anlayışında görülen bu gelişmeler ulusların hukuk düzenlerinin yeniden gözden geçirilmesini, saptanan aykırılıkların giderilmesini gerektirmektedir.

İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, karının zinasına ilişkin 440. madde karşısında kocanın zinasına ilişkin 441. maddenin eşitlik ilkesine aykırı düştüğünü ileri sürmektedir.

Başvurunun konusu, 441. madde ise de; bu maddenin “kanun önünde eşitlik” ilkesine aykırı olup olmadığı incelenirken, konuya ilişkin hükümlerin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.

Çünkü, kanun önünde eşitlik, aynı konumda bulunanlardan yalnız birisine ilişkin bir düzenleme ile bozulabileceği gibi, her ikisi için farklı düzenleme yapılmasıyla da bozulabilir.
İlk durumda, yalnız bir hükmün incelenmesiyle sorunun çözümü olanaklı olduğu halde ikinci durumda aynı yöntemle doğru sonuca ulaşılamaz. Bu nedenle, kocanın zinasına ilişkin 441. madde hükmünü kanun önünde eşitlik ilkesi yönünden değerlendirirken, evlilik birliği içinde aynı hukuksal konumda bulunan karının zinasının düzenlendiği 440. maddenin de gözönünde bulundurulması gerekir.

Karının zinasına ilişkin 440. maddede zina suçunun oluşması için kadının bir tek eylemi yeterli görüldüğü halde 441. maddede kocanın eyleminin zina suçunu oluşturması için, “…karısı ile birlikte ikamet etmekte olduğu evde yahut herkesçe bilinecek surette başka yerde karı koca gibi geçinmek için başkası ile evli olmayan bir kadını tutmak…” koşulu aranmaktadır.

Ayrıca, karının zinasında, buna ortak olan erkeğin evli olup olmamasının suçun oluşması yönünden bir önemi olmadığı halde kocanın zinasında bu husus önemli bir öğe olarak ortaya çıkmaktadır.

Yasakoyucu bu düzenlemesiyle kadın yönünden basit zinayı, koca yönünden ise belli bir biçimde ortaya çıkan eylemi zina suçu saymaktadır.
Kocanın eyleminin zina suçu sayılabilmesi için kadının zinasında aranmayan kimi koşul ve öğelerin aranması, karı karşısında kocaya yasal üstünlük tanınması anlamına gelir.
Evlilik birliği içinde kocaya bu tür üstünlük tanımak için haklı bir neden yoktur.
Çünkü, karşılıklı sadakat yükümlülüğü bakımından karı ile koca arasında fark bulunmamaktadır. Bunun için kocanın basit zinasının cezalandırılmaması, ona kadına karşı çağdaş anlayışa uymayan bir ayrıcalık tanınmasına yol açarak cinsiyet ayırımını reddeden kadın erkek eşitliğini bozar.
Yasakoyucu kuşkusuz, toplumsal gelişme ve özellikleri gözönünde bulundurarak zinayı suç olmaktan çıkarabileceği gibi onun gerçekleşmesini belli koşullara da bağlayabilir. Ancak, bunu yaparken evlilik birliğinin tarafları olarak aynı konumda bulunan karı, koca arasında ayrım yaratacak bir düzenlemeyi gerçekleştiremez.

Açıklanan nedenlerle, Türk Ceza Yasası’nın 441. maddesi, Anayasa’nın 10. maddesine aykırıdır; iptali gerekir.
C- İptal Hükmünün Yürürlüğe Gireceği Gün Sorunu Anayasa’nın 153. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 53. maddesi uyarınca, kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü veya bunların belirli madde veya hükümleri, iptal kararının Resmî Gazete’de yayımlandığı gün yürürlükten kalkar. Ancak, Anayasa Mahkemesi, iptal kararı ile doğacak hukuksal boşluğu kamu düzenini tehdit veya kamu yararını ihlâl edici Esas Sayısı : 1996/15 Karar Sayısı : 1996/34 6
nitelikte görürse, boşluğun doldurulması için iptal kararının yürürlüğe gireceği günü ayrıca kararlaştırabilir.
İtiraz konusu 441. madde hakkında iptal kararı verilmesiyle doğan hukuksal boşluk, kamu yararını olumsuz yönde etkileyeceğinden, gerekli düzenlemeleri yapması için yasama organına süre tanımak amacıyla, iptal kararının, Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesi uygun bulunmuştur.

VI- SONUÇ
A- 1.3.1926 günlü, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 441. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
B- İptal nedeniyle oluşan hukuki boşluğun doldurulması için Anayasa’nın 153. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 53. maddeleri gereğince iptal kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesine, 23.9.1996 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkanvekili Güven DİNÇER, Üye Selçuk TÜZÜN, Üye Ahmet N. SEZER, Üye Samia AKBULUT, Üye Haşim KILIÇ, Üye Yalçın ACARGÜN, Üye
Mustafa BUMİN, Üye Sacit ADALI, Üye Ali HÜNER, Üye Lütfi F. TUNCEL, Üye Fulya KANTARCIOĞLU

https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/Dosyalar/Kararlar/KararPDF/1996-34-nrm.pdf
…………………………………

TÜRKİYE CUMHURİYETİ 13 MART 1999 ZİNA YASASI TARTIŞMALARI

1.3.1926 tarihli zina kanunu kadın-erkek eşitliğine aykırı görülerek eşitlik davaları başlatılmış ve bunun sonucunda 13 Mart 1999 tarihli yasa ile zina suşu işlendiğinde her iki tarafın ayni cezayı alması sağlanmıştır, bu durum hem eşitlik adaleti hem de aileyi koruma açısından önemli bir adım olmuştur.

13 Mart 1999 – Sayı : 23638 RESMÎ GAZET E Sayfa: 13 Esas Sayısı : 1998/3 Karar Sayısı: 1998/28

KARŞIOY YAZISI
İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, TCK’nun 440. maddesinin Anayasa’nın 10. maddesine aykırılığı savında bulunmuş, Mahkememizce de oyçokluğuyla iptaline karar verilmiştir.
İptal kararında da belirtildiği gibi, zina suçuna, T.C.K.nun “Adabı Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhine Cürümler” başlıklı sekizinci babın beşinci faslında yer verilmiştir.

Dünyada birkaç ülke hariç, bütün ülkeler ve kanunlar zinayı suç saymıştır.
Zina, evli bir kişinin eşinden başkasıyla cinsi ilişkide bulunmasıdır. Evlilik müessesesi, eşleri sadâkat vazifesiyle bağlar. Zina, bu sadâkatin yani bu görevin ihlâl edilmesinden dolayı suç sayılmıştır. Zina, evlilikte sadâkat borcunun ihlâlidir. Böylece hukuki bir vazife sayılan eşler arasındaki sadâkat borcunun ihlâli cezasız bırakılmamıştır.
Zina fiili, cemiyetin temelini teşkil eden aile ve evlilik müessesesini derinden sarsar. Zina suçu, evlilikte karı veya kocaya karşı zarar verdiği gibi amme nizamına da zarar verir. Sadece taraflar üzerinde değil, cemiyet ve aile yapısında, aile içinde yer alan çocukların gelişmesi ve yetişmesi ve bir bütün olarak kamu nizamı üzerinde etkisini gösterir.

Zinanın suç sayılması, sadece şerefi ve hisleri rencide olmuş eşi tatmin etmek için değil, evliliğin samimiyetinin, vakarının, haysiyetinin korunması, aile düzeninin bu kutsal değerler içerisinde devam ettirilmesi amacını taşır.

Bu nedenlerle, karının zinasının eşitlik ilkesine aykırılık oluşturduğu gerekçesiyle iptaline karar verilmesi, karı-koca, kadın-erkek arasındaki eşitsizliğin doğurduğu zarardan daha çok toplum zararına yol açmış, kamu düzeni ciddi şekilde ihlâl edilmiştir.

Anayasa’nın 41. maddesinde, ailenin Türk toplumunun temeli olduğu; Devletin, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alacağı kuralı yer almaktadır. Aile yapısı ne kadar güçlü ve kuvvetli olursa, sağlam temellere dayanırsa, eşler arasındaki dayanışma ve sadâkat borcu yerine getirilirse Türk toplumu da o derece güçlü ve kuvvetli, inançlı olacaktır. Bu temel unsur herşeyden önce gelir, kişi hak ve hürriyetlerinin de özünü teşkil eder.

Çoğunlukla verilen kararda, kocanın zinasının düzenlendiği TCK.nun 441. maddesinin, Anayasa Mahkemesi’nin 23.9.1996 günlü, Esas: 1996/15, Karar: 1996/34 sayılı kararı ile iptal edilmiş olmasına ve iptal nedeniyle oluşan hukuksal boşluğun doldurulabilmesi için de bir yıl süre verilmesine karşın yeni bir düzenleme yapılmayarak kocanın zinasının suç olmaktan çıktığı, buna karşılık TCK.nun 440. maddesi uyarınca karının zinasının suç sayılmaya devam ettiği, bu durumun Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine aykırılık oluşturduğu iptal gerekçesi olarak kabul edilmiştir.

Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen “yasa önünde eşitlik”, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmez. Yasaların uygulanmasında, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilmesi ve bu nedenlerle eşitsizliğe yol açılması Anayasa katında geçerli görülemez. Bu mutlak yasak, Yargı Bölümü Sayfa : 7 Sayfa : 14 RESMÎ GAZET E 13 Mart 1999-Say ı : 23638
birbirinin aynı durumda olanlara ayrı kuralların uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve toplumların yaratılmasını engellemektedir.

Ancak kimi yurttaşların haklı bir nedene dayanarak değişik kurallara bağlı tutulmaları ise eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve değişik uygulamaları gerekli kılabilir.
Özelliklere, ayrılıklara dayandığı için haklı olan nedenler, ayrı düzenlemeyi aykırı değil, geçerli kılar. Anayasa’nın amaçladığı eşitlik, eylemli değil, hukuksal eşitliktir. Durumlarındaki değişikliğin doğurduğu zorunluluklar, kamu yararı ya da başka haklı nedenlere dayanılarak yasalarla farklı uygulamalar getirilmesi, Anayasa’nın eşitlik ilkesinin çiğnendiğini göstermez.

Anayasa Mahkemesi’nin 23.9.1996 günlü kararıyla, kocanın eyleminin zina suçu sayılabilmesi için kadının zinasında aranmayan kimi koşul ve öğelerin aranması, karı karşısında kocaya yasal üstünlük sağladığı ve böylece kocanın basit zinasının cezalandırılmaması, kadın erkek eşitliğini bozduğu gerekçesiyle, kocanın zinasını düzenleyen TCK.nun 441. maddesinin iptaline karar verilmiş, yasal boşluğun doldurulması amacıyla bir yıllık süre tanınmış, ancak yasama organınca süresinde yeni bir düzenleme yapılmadığından kocanın zinası suç olmaktan çıkmıştır. Bunu değerlendiren Mahkememiz 23.6.1998 günlü kararıyla da, kadın erkek arasında eşitsizlik yaratıldığı gerekçesiyle karının zinasını düzenleyen TCK.nun 440. maddesini de iptal etmiş, yeni bir düzenleme yapılması hususunda bir süre de vermeyerek bu kararın Resmî Gazete’de yayınlanmasıyla karının zinasını da suç olmaktan çıkarmıştır.

Yukarıda değinildiği gibi zina, aileyi, evliliği, çocukları korumak amacıyla suç sayılmıştır. Zina suçu, sadece tarafları değil, karı kocayı değil, aileyi, evlilik birliğini, çocukları ve tüm toplumu ilgilendirmektedir. Zina suçu, karı veya kocaya karşı zarar verdiği gibi amme nizamına da zarar vermektedir. Bu sebeplerle, durumlarındaki ve konumlarındaki farklılıklar dolayısıyle, kamu yararı veya sair haklı nedenlere dayanılarak yasalarla farklı düzenlemeler getirilmesi Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmadığından, yapılan itiraz başvurusunun reddine karar verilmesi gerekirken TCK.nun 440. maddesinin, Anayasa’nın 10. maddesine aykırı olduğuna ve iptaline mütedair çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.

Diğer taraftan iptal kararı verilmesiyle kamu düzenini tehdit ve kamu yararını ihlâl edici bir durum hasıl olduğundan ve doğan hukuksal boşluk kamu yararını olumsuz yönde etkileyeceğinden gerekli düzenlemeleri yapması için yasama organına süre verilmesi gerekirken, bu yönde karar verilmemiş olması yönündeki çoğunluk kararında da isabet bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, verilen iptal kararına ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
Üye Üye
Sacit ADAL I Al i HÜNER
Yargı Bölümü Sayfa :8

https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/23638.pdf
……………………………………………………………..

TÜRKİYE CUMHURİYETİ 11.5.2005 ZİNA YASASI

AVRUPA UYUM YASALARI
Avrupa aile birliği yasalarını Türk ahlak yapısına uymayan bir şekilde düzenlemiştir, 2003 te ki iktidara gelen yeni yönetim Türkiye sosyal anayasasını Avrupa sosyal anayasasına uydurma çalışmaları başlatmıştır, yeni sosyal kurallar Türk sosyal yasalarına uymadığı halde meclisten oy çokluğuyla çıkarılmıştır.

11.5.2005 tarihi öncesinde evlilik kadın ve erkek arasındaki sosyal aile oluşturma kuralı olarak tanımlanır.
Türkiye, 11.5.2005 tarihli dönemden başlıyarak Türk yasalarının yerine Avrupa yasalarını uygulamaya başlamıştır, bu yasalara göre aile koruma kanunu fesh edilmiş ve kişisel haklar sosyal hakların önünde yer almaya başlamıştır, bu duruma göre aile birlikteliği olan evlilikte “kadın ve erkek” arasındaki sosyal aile oluşturma kuralı değiştirilerek “iki kişi” olarak tanımlanır, bu kurala göre iki farklı cins yerine iki ayni cinsin aile olabileceği kuralı yeni sosyal kanun olarak değiştiriliştir, bu tarihten sonra TÜRK AİLE SOSYAL TÖRESİ yıkılmış ve Türkiye’de erekek-erkek arasında evlilikler başlamıştır.

Kanun; Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Kanun No. 5349 Kabul Tarihi : 11.5.2005

MADDE 1. —
4.11.2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasında geçen “Özel ceza kanunları ile ceza içeren” ibaresi madde metninden çıkarılmış ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
(3) Ağır para cezasından dönüştürülen adlî para cezasının ödenmemesi halinde, 13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 106 ncı maddesi hükümlerine göre hapis süresinin belirlenmesinde bir gün karşılığı olarak yüzmilyon Türk Lirası esas alınır.

MADDE 2. — Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 6 ncı maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

Madde 6. —
(1) Kanunlarda öngörülen “ağır hapis” cezaları, “hapis” cezasına dönüştürülmüştür.
(2) 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenmiş olan suçlarla ilgili olarak 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 13 ve 15 inci maddelerinin uygulanması zarureti bulunan hallerde;
a) Ağır hapis iken, birinci fıkra uyarınca hapse dönüştürülen cezalar, kanunlarında aksine bir hüküm yoksa alt sınır bir yıl, üst sınır yirmidört yıl olarak, uygulanır.
b) Hapis cezalarında kanunlarında aksine bir hüküm yoksa alt sınır yedi gün, üst sınır beş yıl olarak, uygulanır

MADDE 3. — Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 7 nci maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Hafif hapis ve hafif para cezalarının idari para cezasına dönüştürülmesi

Madde 7. —
(1) Kanunlarda, “hafif hapis” veya “hafif para” cezası olarak öngörülen yaptırımlar, idari para cezasına dönüştürülmüştür. İdari para cezasının hesaplanmasında 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 52 nci maddesi hükümleri uygulanır. İlgili kanunda “hafif hapis” cezasının üst sınırının belirtilmediği hallerde, idari para cezasının hesaplanmasında esas alınacak gün sayısının üst sınırı, yediyüzotuzdur.
(2) Kanunlarda, “hafif hapis cezası” ile “hafif para cezası”nın seçimlik olarak veya birlikte öngörüldüğü hallerde, idari para cezası yaptırımının belirlenmesinde “hafif hapis cezası” esas alınır.
(3) Kanunlarda, sadece “hafif para cezası”nın öngörüldüğü ve cezanın alt veya üst sınırının belirtilmediği hallerde, idari para cezası, yüzyirmimilyon Türk Lirasından az, onsekizmilyar Türk Lirasından fazla olamaz.
(4) Bu madde hükmüne göre idari para cezasına karar vermeye Cumhuriyet savcısı yetkilidir.

MADDE 4. —
Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 9 uncu maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında geçen “1 Nisan 2005” ibaresi “1 Haziran 2005” olarak değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
(4) Kesin hükümle sonuçlanmış olan davalarda, sonradan yürürlüğe giren bir kanunla ilgili olarak lehe hükmün belirlenmesi ve uygulanması amacıyla yapılan yargılama bakımından dava zamanaşımına ilişkin hükümler uygulanmaz.

MADDE 5. —
Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasında geçen “1 Nisan 2005” ibaresi “1 Haziran 2005” olarak değiştirilmiştir.

MADDE 6. —
Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

GEÇİCİ MADDE 1. —
(1) Diğer kanunların, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Birinci Kitabında yer alan düzenlemelere aykırı hükümleri, ilgili kanunlarda gerekli değişiklikler yapılıncaya ve en geç 31 Aralık 2006 tarihine kadar uygulanır.

MADDE 7. —
Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 8. —
Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

17 Mayıs 2005
https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2005/05/20050518-4.htm
…………………………………………………………………………………………………..

AVRUPA SOSYAL YASALARININ TÜRK HALKINA ETKİSİ
Türkler İslamiyet öncesinden kalan yeni dönemde Törelerini terk etmişlerdir, Türkiye bu kararları AVRUPA BİRLİĞİne girebilmek için amıştır, Avrupa Tükiyeye hiçbir zaman kapılarını açmamıştır, Türkiyenin aldığı kararlar sadece Türk toplumunun sosyal yaşamını çürütmüştür.

TÜRKİYEDE ZİNA SUÇU TARİHİ SEYRİ
– İslamiyet öncesi TÜRK TÖRESİNDE zinanın suçu ölümdür.
– 1.3.1926-23.9.1996 Türkiye Cumhuriyet döneminde zina olayında kadın suçlu görülerek sadece kadına ceza uygulanmıştır.
– 23.9.1996-11.5.2005 Türkiye Cumhuriyet döneminde zina olayında kadın ve erkeğe eşit olarak 1 yıl hapis cezası uygulanmıştır.
– 11.5.2005 Tarihi sonrası zina suç olmaktan çıkarılmıştır.
Zina suç olaktan çıktıktan sonra yapılan uygulamalar:
a) Zina yapan kişiler koruma altına alınmıştır, bu uygulama aileyi koruma imkanlarını yok etmiştir.
b) İki ayni cinsin nikah akdi uygulanır hale gelmiştir, bu uygulama aile olma yapısını yok etmiştir.
c) Ayni cinsler arasındaki uygulamalar dernekleşmiştir, bu uygulama Türk sosyal aile ahlakını çökmesini oluşturmaktadır.

SONUÇ
TOPLUMUN ÖNEMLİ SOSYAL YARASI “ZİNA KANUNU”
ZİNA SUÇU YENİ UYGULAMASI “TÜRK SOSYAL AHLAKINI VE AİLE HAYATINI YOK EDECEK HALE GELMİŞTİR”….
TÜRK HALKI “ZİNA SUÇU”NUN “EŞİT CEZALI SUÇ OLARAK” TEKRAR UYGULANARAK “TÜRK SOSYAL AİLE HAYATI”NIN GERİ KAZANILMASINI TÜRKİYEYİ YÖNETEN HÜKÜMETTTEN BEKLEMEKTEDİR.

Mühim not:
Avrupa’da sosyal yaşam çürümüştür, bu çürüme aile yaşamını çürütmüştür, çürüyen aile yapısı çocukları ailesiz bırakmıştır, çok sayıda terk edilmiş çocuk devletler tarafından koruma altına alınmıştır, bu kimsesiz çocuklar 18 yaşını doldurduğunda hayata atıldıklarında hiçbir aile dayanakları yoktur, bağsız ve çaresizdirler, hatta birçok Avrupa ülkesi bu çocukları 1980 yılına kadar köle olarak çifliklere satmıştırlar, Avrupa köle kültürlü tolumdur.
.
.
.

Hakkında Türk Bilimi